HASAN's profile" X A R N A V A R E L &...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
" X A R N A V A R E L & L E R A V A N R A X "Quod me nutrit, me destruit! June 19 BULUŞMAK ÜZEREDiyelim yağmura tutuldun bir gün CAN YÜCEL PS: nonamesinner'e ithaf edilmiştir
August 08 Yarasız Derinlerdeyim
Nasip DeğilmişDoğduğun şehre,yıllar sonra gittiğinde, değişen sokaklarını keşfetmek gibi birşey sana bakmak.. Biraz hüzünlü, çokça keyifli.. İnsan sana meydan okumak değil, bir meydana çıkıp, seninle geçirdiği her an için gazel okumak ister.. İnsan seni her zaman biraz daha fazla, biraz daha karmaşık ve her zaman biraz daha aşkla sevmek ister.. İnsan her zaman senin sevdiğin kadın olmak ister... Sss Ccc November 03 I found my love in PortofinoI found my love in Portofino Perchè nei sogni credo ancor (Çünkü hala hayallere inanıyorum) Lo strano gioco del destino (Kaderin tuhaf oyunu) A portofino m'ha preso il cuor (Portofino'da kalbimi aldı) Nel dolce incanto del mattino (Sabahın tatlı büyüsünde) Il mare ti ha portato a me (Deniz seni bana getirdi) Socchiudo gli occhi (Gözlerimi hafifçe kapıyorum) E a me vicino a Portofino (Ve yanımda Portofino'da) Rivedo te (Seni yeniden görüyorum)
Ricordo un angolo di cielo dove ti stavo ad aspettar (Seni beklemekte oldugum gökyüzünün bir köşesini hatırlıyorum) Ricordo il volto tanto amato (O kadar sevdiğim yüzünü hatırlıyorum) E la tua bocca da baciar (Ve öpülesi dudaklarını)
I found my love in Portofino Quei baci più non scorderò (O öpücükleri bir daha asla unutmayacağım) Non è più triste il mio cammino (yolum artık hüzünlü değil) A portofino i found my love (Portofino'da aşkı buldum)
Il y avait à Portofino Un vieux clocher qui s'ennuyait De ne sonner que les matines quand portofino se réveillait
(Bir zamanlar Portofino'da sadece sabahları, çanını sadece sabahları, Portofino uyanırken çalabildigi için canı sıkılan yaşlı bir çancı vardı)
Mais après cette nuit divine (Ama o ilahi geceden sonra) On l'entendit sonner un jour (Gündüz vakti çan çalarken duydular onu) Même jusqu'aux villes voisines de Portofino pour notre amour (Bizim aşkımız için çalıyordu, Portofino'nun komşu köylerinde bile duyulan o çanı)
Je vois le marié qui m'emporte Vers le petit chalet de bois (Beni küçük ahşap dağ evine götüren kocamı görüyorum) Dont il me fait franchir la porte En me portant entre ses bras (Beni kollarında taşıyarak eşikten atlatan kocamı)
A chaque fois qu'à Portofino Le vieux clocher sonne là-haut Il chante notre mariage Vers les nuages A portofino
(Orda Portofino'da ne zaman yaşlı çancı çanını çalsa bizim evliliğimizi bulutlara dogru haykırır, Portofino'da)
October 26 NEREYENEREYE? Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye, Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden. Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum, Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben. Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum, O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz. Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru, Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz. Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile, Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan. Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum, Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan. Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı, Ki başka birisi yok beni duyan. Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum; Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan. FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA August 26 HEP AYNI KADINI SEVMEK İSTERİM BENBütün kadınların memelerine açgözlülükle baksalar, bütün kadınların salınan kalçalarından gözlerini ayıramasalar, yeryüzünün bütün kadınlarıyla sevişmek için azgın bir istek duysalar da, derinlerinde bir yerlerde, önündeki küçük avlu akşamüstleri sulanan evlerinde, sevdikleri kadınla bir masa kurup birlikte gülerek yemek yemek, onunla şakalaşmak, güvenle sevmek, her gece aynı kadının bedenini özlemek, her gece aynı kadının kendisini şaşırtmasının tadını çıkartma arzusu yatar. Hayat bazen alevden bir nehir gibi akıyor üstümüze. Bütün sözler, bütün kelimeler, bütün inançlar gözlerimizin önünde tutuşarak, ateşlerin arasında kararıp kuruyor. Tutunacak bir dal kalmıyor bize. Gelecekten kuşkulanıyoruz. Ne kalender bir tevekkül, ne saldırgan bir iyimserlik, ne mücadeleci bir inanç ruhumuzda ilişecek bir köşe bulabiliyor. Soluyoruz, yalnızlaşıyoruz, ıssızlaşıyoruz. Endişe, ümidin yerini alıyor. Öylece kalakalıyoruz. Niye bu kadar çok ölüm olduğunu, yaşamanın niye bu kadar zor olduğunu kavramaya uğraşıyoruz. Bir cehennem buharı gibi yükselerek, hayatın bizzat kendisini bile bize düşmanmış gösterecek kadar yoğunlaşan bu korkunç ve manasız düşmanlık, varlığımızın bütün zerrelerine nüfuz edip ait olduğumuz insanlık ağacından çürümüş bir meyve gibi kopup düşeceğimiz telaşına sürüklüyor bizi. Sanki hava da bu bunaltıcılığa eşlik ediyor. Gökyüzü, kara kazanlarda kaynatılmış sular gibi akıyor genzimize. Böyle zamanlarda kaçmak istiyorum. İnsanların vahşeti, cinayeti, savaşı değil kaçtığım. Erimiş cıva gibi ciğerlerime dolan bu rutubet kokulu havayı andıran bıktırıcı zeka yoksunluğu, hayatı yaratmaktan aciz olanların ölüm şahinleri gibi bulutlar halinde uçuşmaları beni bıktıran. O zaman zekaya, yaratıcılığa, insanı insan yapan duygulara, zarafete, insan zihninin Tanrı’yı bile gururlandıran parlaklığına kaçıyorum. İnsanoğlunun zekasızlığından kurtulmak için insanoğlunun zekasına sığınıyorum. O kutsal sığınakta kitaplara, satırlara, cümlelere, kelimelere rastlıyorum. O cümlelerde savaşların, çatışmaların, ölümlerin arasından sıyrılıp gelmiş ve o yaşananların çoğu unutulduğu halde insan duygularını anlatan o kelimeler yaşamayı sürdürmüş. Gustav Flaubert, Napoleon sonrası çalkantıları, 1848 ayaklanmasını, Avrupa’nın yeniden şekillenmeye çalışmasının sancılarını, dünya tarihinin büyük bir altüst oluşa hazırlanmasının sarsıntılarını yaşamıştı, dünya çatlamaya hazır bir tohum gibi acılar içinde çatırdıyordu ama ne gariptir ki insanlığın ortak hafızası bugün o sıralarda yaşanan acılardan çok Madam Bovary’nin acılarını hatırlıyor. Neden tek bir "hayali" kadının acıları, milyonların çektiği acılardan daha derin bir iz bıraktı insanlığın zihninde? Kalabalıkların her dönemde çektiği acıların nedenleri değişiyordu, şartları değişiyordu, biçimleri değişiyordu, insan aklı ve akılsızlığı değişiyordu ama şartlar ne olursa olsun "tek bir kadının" çektiği acı değişmiyordu çünkü. Emma Bovary, okuduğu romanlardaki gibi bir hayat sürmek istiyordu. Derin bir tutku, gerçek bir aşk istiyordu. Bunu istemeyen bir kadın var mı? Ve, erkeklerin duyarsızlığına ve aldırmazlığına çarpıyordu. Çarpmayan bir kadın var mı? Bundan kurtulmak için çırpınıyordu. Çırpınmayan bir kadın var mı? Çırpındıkça daha çok acı çekiyordu. Çırpınırken acı çekmeyen bir kadın var mı? O roman binlerce yıldan beri tekrarlanan bir kederi, bir yalnızlığı, çaresizliği, hayallerinin peşinden giden bir kadını toplumun yalnızlaştırıp cezalandırmasını anlatıyordu. Üstelik insanlığın en unutulmaz kitaplarından birini yazan bu adam, yazdığı kitaptan dolayı eleştiriliyor, tutuklanıyor ve yargılanıyordu. Kendini yapayalnız hissediyordu. Dostu Turgenyev’e yazdığı bir mektupta, "ne kadar yalnız olduğumu bir bilsen! Konuşacak kim var ki? Zavallı ülkemizde edebiyatı hálá umursayan kim var? Belki de yalnızca bir kişi? Ben! Kaybolmuş bir ülkenin enkazı ve romantizmin eski fosili," diyordu. Balzac ve Hugo gibi edebiyat devleriyle aynı dönemde, aynı ülkede yaşarken kendini böyle yalnız hissetmesinin nedeni, insanların edebiyata ve duygulara kuşkuyla bakmasıydı herhalde, Madame Bovary’nin "kalıcı" olan duygularını değil o zamanki siyasi çalkantıları "kalıcı ve gerçek" sanmalarıydı. Flaubert, erkeklerin Madame Bovary’yi bir felakete götüren çocuksu sıradanlığını ise "Duygusal Eğitim" isimli romanındaki kısa bir konuşmada anlatıveriyordu. Erkeklerden biri şöyle diyordu: - Bir kadında size çekici gelen şeyler, düşünce bakımından onu düşündüren şeylerdir: Sözgelimi memeler, saçlar... Aralarında böyle tartışırlarken sessiz duran daha yaşlılarına soruyordu birisi: "- Esmeri bırakıp sarışına geçmeli. Siz de aynı fikirde misiniz Baba Dussardier? Dussardier karşılık vermedi hepsi sıkıştırdı onu hangi kadınlardan hoşlandığını öğrenmek için. - Pekala söyleyeyim, dedi kızarak, hep aynı kadını sevmek isterdim ben. Bunu öyle bir biçimde söylemişti ki bir an hepsi sustu; kimisi bu saflığa şaşırmış, kimisi de gizli özlemlerini bulmuştu bu sözlerde." Hep aynı kadını sevmek isterim ben. Bu cümleyi okuduğunda durup düşünmeyecek bir erkek varsa da, azdır. Flaubert’in yazdığı o erkekler kalabalığının konuşması aslında tek bir erkeğin kendi kendine konuşması da sayılabilir belki; çünkü o "memeler, saçlar" arzusuyla kıvranan, mümkün olduğunca çok kadın bedenine dokunmak isteyen erkeklerin bu çok zevkli, sıradan ve "erkeksi" taleplerinin altında, epeyce derinlerde gizli bir "Madam Bovary" de yatar, "ben hep aynı kadını sevmek isterdim," diyen. Savaşmayı, öldürmeyi, siyasi iktidarı, "memeleri ve saçları" aşktan daha önemli gören bu erkek kalabalığının sert ve sıkıcı kabuklarını ayıklayabilirseniz, en altlarda onları çok ürküten bir "Madam Bovary" bulursunuz. Kadınlar gibi erkekler de romantizmi ve aşkı özlerler. Özlemekten, terk edilmekten ve aldatılmaktan kadınlara kıyasla çok daha fazla korktukları, aldatılmanın acıları karşısında kadınlardan daha dayanıksız ve güçsüz olduklarından, özlemeyi becerebilecek ruhsal bir kıvraklığı geliştirecek "duygusal eğitimden" geçmedikleri için bunu reddetmeye, bu duygularla alay etmeye çalışırlar. İçinde kelebeklerin uçuştuğu bir gergedan gibi dolaşırlar onun için. Madam Bovary’yi insanlığın ortak hafızasına kazıyan sadece kadınlar olmadı, erkekler de onun insanlığın zihnine kazınmasında yardımcı oldular. Onlar da anladılar o kadını. Onlar da kendilerinden bir şeyler buldular. Belki de bu yüzden, "Madam Bovary kim" diye sorduklarında Flaubert, "Benim" diye cevap verdi. Aldatılmaktan, sevdikleri için küçümsenmekten, güçlerini kaybetmekten bu kadar korkmasalar, Madam Bovary’ye acıdıkları gibi onlara da acınacağından böylesine çekinmeseler Mösyö Bovary’ler de çıkardı. Kadınlarınkinden çok daha büyük olan korkuları erkekleri sıradanlaştırıp kabalaştırır. Sigara dumanlarının yoğunlaştığı, erkeklerin sarhoşluğun gevşekliğine teslim olmaya hazırlandığı gece yarılarında meyhanelere giderseniz, orada donuklaşmaya başlamış gözlerinde tuhaf bir kederin belirdiği adamlar görürsünüz, çatallaşmış bitirim seslerinde bir kırılma duyulur, eski bir şarkıyla birlikte önce sessizleşip sonra unutulmayan bir sevgiliyi anlatmaya koyulurlar. Sevmişlerdir. Hep aynı kadını sevmişlerdir. Hep aynı hayali içlerinde yaşatmışlar, hiç okumadıkları kitaplardaki gibi bir aşk özlemişlerdir hep. Bütün kadınların memelerine açgözlülükle baksalar, bütün kadınların salınan kalçalarından gözlerini ayıramasalar, yeryüzünün bütün kadınlarıyla sevişmek için azgın bir istek duysalar da, derinlerinde bir yerlerde, önündeki küçük avlu akşamüstleri sulanan evlerinde, sevdikleri kadınla bir masa kurup birlikte gülerek yemek yemek, onunla şakalaşmak, güvenle sevmek, her gece aynı kadının bedenini özlemek, her gece aynı kadının kendisini şaşırtmasının tadını çıkartma arzusu yatar. Hep aynı kadını sevmek isteriz biz. Hep aynı kadını severiz. Bunu söyleyecek, bunu kabul edecek, bu gerçeği taşıyabilecek bir gücümüz yoktur sadece. Aslında bütün erkekler, romanları yazılamayan Mösyö Bovary’lerdir. Belki de bunu unutabilmek, bu gerçekten uzaklaşmak için böylesine savaşır, vahşileşir, akılsızlaşır, canilere dönerler. Mösyö Bovary’ler savaşıyor gene. Birbirlerini öldürüyorlar. Ölenlere de öldürenlere de yanaşıp ruhlarına baksanız, "hep aynı kadını sevmek isterim ben" diyen bir ses duyarsınız. Derinlerden gelen bir ses. Kırılgan, ürkek bir ses. Top sesleriyle bastırılmaya çalışılan bir ses. Kadınlar, romanlardaki gibi bir hayat ister. Erkekler, hep aynı kadını sevmek... Madam Bovary’lerin romanları yazılır. Mösyö Bovary’ler savaşlarda öldürülür. Ve, meyhanelerde eski şarkılar çalındığında aynı cümle değişik biçimlerde anlatılır. "Hep aynı kadını sevmek isterim ben." June 16 Kaç Cemre Düşmeli YüreğimeKaç cemre düşmeli yüreğime,
ısınmak için yeniden. Unutmak için, yeşil nazarlarını, kaç bahar geçmeli, hasretinin üstünden... Kaç ceylan su içmeli, sevda sebillerinden. Kaç güvercin uçmalı, vuslat semalarında. Kaç yağmur ıslatmalı tenimi, arınmak için özleminden... Kaç menekşe açmalı saksılarımda, boyun bükmeden. Kaç ilkyaz yaşamalı gönlüm, üşümeden Ve kaç sene, kaç ay, kaç gün, kaç saat, geçmeli, akan kanı dindirmek için, yaralarımın üstünden? Seynur İnal June 01 ne aşk mı!başından büyük bir aşk geçmemiş her kadın için bu bir eksikliktir başından büyük bir aşk geçmiş her erkek için ise bu bi fazlalıktır. erkeğin hayatında belki bir aşka yer vardır. kadının ise aşkında belki bir hayata... erkekler deli gibi aşık olurlar,zamanla akıllanırlar. kadınlar ise akıllı gibi aşık olurlar, zamanla delilirler. aşk, kadını ve erkeği farklı etkiler. aşık olan kadının gözünde başka hiçbir şeyin değeri kalmaz. aşık olan erkeğin gözünde ise her şey yeniden değerlenir. Çünkü aşık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder. erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla... aşık kadınlar bu yüzden hep endişeli ve huzursuzdurlar; aşık erkekler ise melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön. aşık olmak erkeğe yakışır. kadına asla. kadına yakışan sadece aşktır. aşksız bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder, aşksız bir kadın ise efendisiz bir köle. kadın ne ister? ne mi ister? hepsini ister. ve aynı anda. peki erkekler ne ister? hem sevgili karıları hem de haremleri olsun isterler. peki neden korkarlar? hem karısız hem de haremsiz kalmaktan korkarlar. kadın erkeğinin kendisine kul köle olmasını ister; olunca da ondan nefret eder. erkek ise kadının kendisine köle olmasını istemez; olunca da onu sever. bir erkek kadından bıktığı için onu terk eder; bir kadın ise erkeğinden sıkıldığı için. arada çok önemli bir fark var. bir erkek doyduğu için kadınından bıkar. bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır. erkek kadını fiziksel görüntüsüyle; kadın ise erkeğin şehvetiyle tahrik olur. onun için kadınlar karşılarındakini anlarlar; erkekler ise sadece görünen dünyayı. kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken hiç tereddüt etmez. kararlı, şuurlu ve son derece akıllı biçimde bütün strateji ve nokta hücumu taktikleriyle delirir. delilik, kadınların aklıdır. ve sadece bu özellikleri bile, onların erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir sebeptir. kadınlar, sezgileriyle her şeyi bilirler. erkekler ise akıllarıyla hiçbir şeyi bilemezler. kadınlar her şeyi görürler. göremediklerini duyarlar. duyamadıklarını ise sezerler. dişilik yalnız algı kapılarını değil, bütün telepati, sezgi, altıncı his ve üçüncü göz kapılarını açan lsd, mescaline, psilosibin kadar güçlü bir iksirdir. kadınların sezgileri o kadar olağanüstüdür ki, onları erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok. sezgi de neymiş mi dediniz? aklın eli, kolu, gözü, kulağı ve burnudur. aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır. şahini ve tazısıdır. kapanı,tuzağı ve oltasıdır. sezgi en kurnaz avcıdır. sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu. akıl mı? akıl sezginin uşağıdır. o kadar.. sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadınlar kadar itici yaratıklar düşünemem. akıllıları ve kültürlüleri ise itici değillerdir ama sıkıcı olurlar çoğu zaman. kadına en çok yaraşan ne akıl, ne bilgi, ne de kültürdür. ince ve şuh bir zekadır... yilmaz erdoğan May 26 Sayıklayan Ağaç
Seni SeviyorumNe güzel şey seni seviyorum demek Sevdiğini söyleyebilmek ne güzel Her baharda gece gündüz her saniye Seni seviyorum Seni seviyorum Seviyorum seni diyebilmek ne güzel Bir kere sevdaya tutulmayagör Ateşlere yandığının resmidir Aşık dediğin mecnun misali kör Ne bilsin alemde ne mevsimidir Çünküsü yok nedeni yok sevmenin Zamanı hiç yok, dakikalar zaman üstü Utangaç bir gecenin kucağında Yağmurlar vuruyor pencereme Aşkın vuruyor kalbimin kıyılarına Gecenin bu çıldırtan yalnızlığında Aşkın ayak seslerinin duyuyorum yüreğimde Ve hasretin içimde Seni seviyorum Sesinin duymak istiyorum uyumadan önce Sabahlara kadar konuşmak Hiç kapatmamak telefonu Aynı düşlere uyumak sonra Ve uyanmak aynı güneşe Bir kere sevdaya tutulmayagör Ateşlere yandığının resmidir Aşık dediğin mecnun misali kör Ne bilsin alemde ne mevsimidir Daha bir güzelleştim son günlerde Gözlerimin içi parlıyor Kabıma sığdıramıyorum aşkı Gülmek geliyor içimden Sokaklarda koşar adım yürümek Tanıdık tanımadık herkese selam vermek Merhaba ülkemin güzel insanları Hepinize hepinize merhaba Sizi de seviyorum Yağmuru, denizi, kokusunu toprağın Gökmavisinde güvercinleri, martıları Dağ eteklerinde gelincikleri seviyorum ateş kırmızısı Bin dallılarıyla köy kızlarını Ve elleri hamur kokan anaları Hepsini sende seviyorum Seni seviyorum Bir kenara mahsun çekilen içim Yemeden içmeden kesilen içim Sensiz/yarsız uykuyu haram bilen için Ayrılık ölümün diğer ismidir Senin sevdiğin gibi topluyorum saçlarımı Siyah kazağımı daha çok yakıştırıyorum kendime Ve daha çok seviyorum limonlu çayı Senin sevdiğin herşeyi seviyorum Türkülerini memleketinin Feneri ve kara kartalı senin için Davamızı ve şiiri sende seviyorum Seni seviyorum İyi ki doğdun İyi ki varsın Doğum günün kutlu olsun Seni çok seviyorum Seni çok seviyorum Yaşamaksa seni sevmek Ben hiç ölmedim Seni seviyorum Şebnem Kısaparmak April 03 Bir aşk için...Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin. İki ucu keskin bıçaktır bu işin... Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman... Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak İçin uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zaman ki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana... Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası... Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. "Yürek sesi ne?" bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu... Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini... Nazım Hikmet RAN March 25 MERAKNereye kadar böyle devam edecek hayat merak ediyorum Ne kadar uzak acaba en yakın kırılma noktası Yoksa hayat da benim kırmamı mı bekliyor Ya umutlarım kırılırsa Ya kıramazsam şeytanın bacağını Yılar mıyım acaba Yılmadan nereye kadar Merak ediyorum ... March 13 Seni Özlemenin Kitabını YazabilirimSeni özlemenin
Ne demek olduğunu sor bana,
Yetmiş iki dilde anlatabilirim
Kitabını yazabilirim sayfalarca.
Yalnızlığın rezilliğini
Kokuşmuşluğunu
Ve çıplaklığını da.
Ama hiç kimse
Kavuşmanın güzelliğini
Sormasın bana / anlatamam.
Ben sana hiç kavuşmadım ki!
Bilmiyorum
Dudakların nasıldır.
Sıcak mı ateş topu kadar,
Yoksa soğuk mu
Buza kesmiş bir bardak su gibi?
Kıvrımlarına,
Kırmızı karanfiller mi tutunmuş,
Küle gizlenmiş kor mu var?
Tenime değdiğinde dudakların
Cemre mi düşer bedenime,
Mızrap değen bir saz teli gibi
Titrer mi yüreğim bilmiyorum.
Ben hiç dudaklarına dokunmadım ki!
Bir kadını sardığında kolların,
Ürkek ceylânlar
Nasıl kurtulur tuzağından?
Dolu yemiş yaprak gibi
Nasıl titrer bir yürek?
Ellerin nasıl okşar bir bedeni,
Goncalar
Nasıl güle döner sıcaklığınla / bilmiyorum.
Hiç sana sarılıp yatmadım ki!
Kısacası:
Tatmadım kavuşmayı / anlatamam.
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim.
Anlatabilirim daldaki kuşa
Topraktaki solucana.
Yokluğunda yıllardır
Özlemine dayanmayı öğrendim
Yokluğuna katlanmayı
Aşağılık avunmayı öğrendim nasılsa
Ustası oldum beklemenin
Tükenmek pahasına.
Ama hiç kimse / kavuşmayı,
İki derenin birbirine karışıp
Sarmaş dolaş aktığı yatağın yorgunluğunu
Sormasın bana ,anlatamam.
Çünkü seninle ben,
Ayrı kaynaktan doğmuş
Sularında hasretleri taşıyan
Başka denizlere koşan iki ırmağız.
Birbirimize uzak topraklarda tüketirken yılları
Aynamızda ayrı gökleri yansıtırız.
İşte onun için
İki dere nasıl karışır birbirine
Nasıl sığar iki nehir bir yatağa /bilmiyorum.
Seninle
Hiç aynı yatakta coşmadım ki!
Sen bana /yalnızca
Ve sadece
Kahpe sensizliği sor
Rezil beklemeyi , özlemeyi sor.
Tanrı şahidimdir
Kurda kuşa
Dağa taşa bile anlatabilirim.
Demem o ki uzaktaki yakınım:
Vuslatlara yabancıyım,
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim.
...from Sss Ccc... March 02 Aklıma DüşmeyegörAklıma düşmeyegör Yeşil bir rüzgar gibi eser gözlerin
Yüreğimden, çığlar düşürür...
Özlemin, yıkar bentleri
Gözlerimin nehirlerinden süzülür..
Aklıma düşmeyegör,
Sevdaya uçan bir biçâre güvercin,
Menzile varamadan vurulur...
Yapraklarına, mahzun bir çiçeğin,
İmkânsızlığın buseleri dokunur...
Aklıma düşmeyegör,
Hüzün makamında bestelenir sözlerin,
gönlümün dilinde, söylenir durur...
Asıp kanatlarına vuslatları,
Uçar içimden vefasız kumrular,
Bende kalan, yine hasretin olur...
Aklıma düşmeyegör,
Umutlarım gezinir
Bakışlarının koylarında
Ve
Kapatırsın gözlerini ansızın,
Vurgun yer yarınlarım,
Gömülür ummanlara... AnlatSabrı anlat bana... Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma? Özlemi anlat bana... Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları Nereye konarlar yorulduklarında? Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki Ümitsiz ümitleri anlat. Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana... Sevgilerin nihayetini anlat... Nasıl biter bir sevda? Yakıp, yıkılan umutların külleri Nereye savrulur sonunda? Ben sustukça sen anlat... Hüzünlerine geldim, Bir damladan derya yaptığım hasret Ve Dinmek bilmeyen bir sancıyla. Al kat acılarımı acılarına... Hep vuslatı düşünürken savruldum Yüreğimin esir rüzgârlarıyla. Hayat körebe oyunuydu Sobelendim yaşanmamışlıklara. Anlat, merak ediyorum Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda? BirgünBir gün, gözün gibi baktığın
bir gonca açmadan solar.
Ağlar kelebekler,
yüreğin kanar...
Birgün,
çekip gider yüreğinden sevdalı,
selâmsız, sabahsız.
Toz duman olur dünyan.
İçin acır,
sevdan ağlar...
Birgün,
unuttum sanırsın herşeyi.
Bahçende, sabrın çiçeği açar.
Düşlerinde ki, yaralı serçe
bütün gayretiyle,
uçmaya niyetlenir.
İlk hamlede öğrenir ki,
her yara iyileşmez,
açılmaz kırılan kanatlar.
Bükülür boynu,
umudu yanar... Ey, benim gönül yaram...Ey, benim gönül yaram, onmaz sevdam. Azâd eyleme beni uçamam artık. Yasaklama bana gönül semalarını. Yedi kat ellerde kanat çırpamam artık... Ey, benim denizim, dalgam, sahilim. Yabancı ummanlarda çağlayamam artık. Yasaklama bana nehirleri. Boz-bulanık sulara akamam artık... Ey, benim helâlim, günâhım, sevâbım. Senden gayrısına yâr diyemem artık. Yasaklama bana Sırat’ını. Nâ-mahrem köprülerden geçemem artık... March 01 Desem ki Ellerini İstiyorum
On üzerinden On veriyorum sanaSöyler misin ! Hangi sevda bizimkisi kadar ışıl ışıl ve yıldızlıdır, On üzerinden On veriyorum sana. Söyler misin ! Hangi aşk, bizimkisi kadar saf ve berraktır, İçinde arındığım şadırvandan içiyorum kana kana , Söyler misin ! Hangi sevda bizimkisi kadar dayanır bu zalim dalgalara Ve çile çekercesine kapanır, kapanır da karanlıklara, Sonra gün ışımasın diye yalvarır tanrısına. Söyler misin ! Kimin aşkı büyüktü bizimkinden ! Diyorumki benim aşkım şimdi kapkara bir karasevda ! Artık ne hanlara sığıyor ne kervansaraylara, Sen, benim sevdam daha büyük diyorsun , Dağlar kadar büyük, Sen, benim aşkım kabına sığmıyor diyorsun, Diyorsun ya ! Trenlere, vapurlara, alanlara sığmaz benimkisi Diyorsun ! Ve bir gün bir tren sallantısı, Bir düdük... bir veda, Bir de sıkılmadan mendil salla diyorsun, N'olur mendil salla ! Söyler misin ! Kim inanır böylesi bir aşka ! Aferin valla ! Aferin kız ! On üzerinden On veriyorum sana. February 25 KelepçeBir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Ve güneş bile yemin etmiş,
Son ödeme tarihi geçmiş umutlarıma doğmamaya,
Ellerimi uzatıp ellerini tutmak isterdim ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Bileklerimi acıtıyor, yetişemiyorum sana...
Her hüzünlü şarkının yolları çıkıyor sana,
Sessizlikler bile seninle bozmuş,
Bulduğu ilk fırsatta ışık tutuyor yokluğuna,
Bir ışık da ben tutmak isterdim sarı saçlarına ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Gözlerim acıyor, ağlayamıyorum bile sana....
Uykularımı seninle süslüyorum, uykusuzluklarımı da,
Bugün bütün yağmurlar kiralıkmış,
Ben tutup yağdırmak isterdim tüm ayrılıklara,
Hatta avuçlarımı doldurmak isterdim, gözyaşlarıyla,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Avuçlarım delinmiş, tutamıyorum ki, dökülüyorlar yollara....
Ayaklanmış bütün isyanlar, sensizliğe koşmakta,
Ve rüzgar bile eşlik etmiş,
Koparmış en büyük fırtınasını sensiz akşamlara,
Bende ayaklanıp delice koşmak isterdim sana ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Bir de yağmur yağınca, tükenmiş, erimiş gönlüm..
Dökülmüş sensiz bir sabahın, ilk ışıklarına....... February 22 Aşka ve Sevgiye Dair
Aşk ikidir sevgi bir;
Aşk yalan,sevgi gerçektir.
Aşk sudur,sevgi susuzluk.
Bu yüzden sevgi hasrettir,
Özlemektir,beklemektir.
Asıl maharet:
Susuzken suyu içmek değil
Karşısına geçip seyretmektir.
Aşk haykırmaktır,sevgi ağlamak;
Aşk açmaktır,sevgi katlamak.
Sevgi saklamaktır
Yüreğini,gözlerini
Ve de ellerini saklamak
Bahar geldiğinde…
Bir çiçeğe,yeşile,çimene
Aşık olamazsın ama seversin.
Arkadaşına aşık olamazsın
Ama seversin.
Toprağa fidanı aşkla değil
Sevgiyle dikersin.
Sevgi için ölünür,aşk öldürür.
Aşk kıskançtır,nankördür
Sevgiyi öldürür.
Aşk Kabil’dir,sevgi Habil.
Aşkla sevgi aslında kardeştir
Babaları insandır,Adem’dir
Aşk için şiirler yazarsın,
Şarkılar yaparsın;
Sevgiyi anlatamazsın.
Çünkü yüreğine sığdıramazsın.
Kalbini aşka kapatabilirsin
Ama sevgiye kapatamazsın
Sevgi gizli,aşk aşikardır.
Yüz vermeyince unutursun
Sen aşığım diye daha kendini kandır.
Dedim ya sevgi gerçek,aşk yalandır.
Dahası da var:
Aşkın gözü kördür,
Fazla naz aşık usandırır;
Aşk oyun,aşık oyuncaktır.
Sevgi ise yaşamdır,hakikattir.
Aşk aceledir,
Sevgi usul usul sabırlıdır.
Acele işe hem şeytan karışır.
Aşk ateşlidir
Çünkü hastalıklıdır.
Sevgi ılıktır
Çünkü sağlıklıdır.
Velhasıl bu iki kardeşin hikayesidir
Aşka ve sevgiye dair… February 02 Bir bahar hatırasına...Bir Bahar Hatırasına…
Bahar sabahı, Akdeniz sessiz, sakin dururken Yüreğimde çırpınmalar, avuçlarımda bir el. Geçiyor karşı dağlardan kire bulanmış duman, Seyrederken ufukları, deniz gözlü bir güzel. Denizleri utandıran derinleşen gözlerin,
Ruhuma açtığı yara, denizden daha derin. Ayazda üşümemiştim, yanmamıştım güneşte,
Hissederken sevdasını, deniz gözlü ceylanın. Bakışları dalgaları sükunete götürür, Ateşi yakar denizi, gönlümdeki sevdanın. Yanında ayazlar sıcak, ateş yakmıyor, serin,
Şarkıların gölgesinde, nemlenirken gözlerin. Martıların çırpındığı, o mavileşen zemin,
Ruhuma alkış tutarken, duymadın mı sesini Bir köhne sandalda gezip, dolaşırken el ele, Hissederek utandı meltemler gül nefesini. Bu güne kadar gördüğüm denizler kan ve irin,
Vefasız dostun açtığı yaralar taze ve derin. Kaç gün oldu gideli bak, o günden beri kaç gün
Takvimlerin kadehinde hicranın zehri. Kaybettim bir gece gittin, tadı bitti dünyanın, Beklerim gelmezsin şimdi, gözlerim yolda mehri. Bir mekanın var gönlümde gayet ince ve narin,
Boş kalmasın dön gel artık yüreğimdeki yerin. Hasan Ulusoy January 04 Gerçek Futbol
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|