HASAN's profile" X A R N A V A R E L &...PhotosBlogListsMore Tools Help

HASAN YAŞAR

Location
Interests
I'm still waiting for Godot!
CYPRUS  
Photo 1 of 29
by 

" X A R N A V A R E L & L E R A V A N R A X "

Quod me nutrit, me destruit!
June 19

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda günes kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yagmuru
Piril piril düsüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir kosudur kopardin
Dar attin kendini karsi evin sundurmasina
İşte o evin kapisinda bulacaksin beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attikça sen
Patiska çarsaflar gibi yirtiliyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayim diyorsun
Içine dogdu belki de
Iste çil çil kosusan baliklar
Lapinalar gümüsler var ya
Eylim eylim salinan yosunlar
Onlarin arasinda bulacaksin beni
Diyelim sapina kadar sair bir herif çikmis ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazit meydani
Herkes orda sen de ordasin
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarindan
Yürüyelim arkadaslar diyor yürüyelim
Özgürlüge mutluluga dogru
Her isin basinda sevgi diyor
Gözlerin yagmurdan sonra yapraklarin yesili
Bi de basini çeviriyorsun ki
Yaninda ben varim

CAN YÜCEL

PS: nonamesinner'e ithaf edilmiştir


August 29

LIFE IS NOT TOO LONG

 
August 08

Yarasız Derinlerdeyim

 

 

teninde sabahlamak ne güzel olurdu bir ömür gibi geçen sabah saatlerinde

yeni yıldızlar keşfederdim gökyüzünde

atlas tenini yırtardım bıçak dilimle

hülyalara dalardık iç içe

sessiz ve kimsesiz

her seferinde baştan çıkardım amber kokunla

ve çıkarmaya başlardım en değerli hazinelerini

sandığında saklı kalmış

ve saklardım altın kılıcımı sandığına

tüm hazinelerini dağıttıktan sonra

dalardım sonsuz huzurun okyanusuna

Red heart

 

Sss Ccc 'ye adanmıştır!

Nasip Değilmiş

Doğduğun şehre,yıllar sonra gittiğinde, değişen sokaklarını keşfetmek gibi birşey sana bakmak..

Biraz hüzünlü, çokça keyifli..

İnsan sana meydan okumak değil, bir meydana çıkıp, seninle geçirdiği her an için gazel okumak ister..

İnsan seni her zaman biraz daha fazla, biraz daha karmaşık ve her zaman biraz daha aşkla sevmek ister..

İnsan her zaman senin sevdiğin kadın olmak ister...

Sss Ccc

May 20

IRAQ

 
November 03

I found my love in Portofino

I found my love in Portofino  (Aşkı Portofino'da buldum)

Perchè nei sogni credo ancor (Çünkü hala hayallere inanıyorum)

Lo strano gioco del destino (Kaderin tuhaf oyunu)

A portofino m'ha preso il cuor (Portofino'da kalbimi aldı)

Nel dolce incanto del mattino (Sabahın tatlı büyüsünde)

Il mare ti ha portato a me (Deniz seni bana getirdi)

Socchiudo gli occhi (Gözlerimi hafifçe kapıyorum)

E a me vicino a Portofino (Ve yanımda Portofino'da)

Rivedo te (Seni yeniden görüyorum)

 

Ricordo un angolo di cielo dove ti stavo ad aspettar (Seni beklemekte oldugum gökyüzünün bir köşesini hatırlıyorum)

Ricordo il volto tanto amato (O kadar sevdiğim yüzünü hatırlıyorum)

E la tua bocca da baciar (Ve öpülesi dudaklarını)

 

I found my love in Portofino  (Aşkı Portofino'da buldum)

Quei baci più non scorderò (O öpücükleri bir daha asla unutmayacağım)

Non è più triste il mio cammino (yolum artık hüzünlü değil)

A portofino i found my love (Portofino'da aşkı buldum)

 

Il y avait à Portofino

Un vieux clocher qui s'ennuyait

De ne sonner que les matines

quand portofino

se réveillait

 

(Bir zamanlar Portofino'da sadece sabahları, çanını sadece sabahları, Portofino uyanırken çalabildigi için canı sıkılan yaşlı bir çancı vardı)

 

Mais après cette nuit divine (Ama o ilahi geceden sonra)

On l'entendit sonner un jour (Gündüz vakti çan çalarken duydular onu)

Même jusqu'aux villes voisines

de Portofino

pour notre amour

(Bizim aşkımız için çalıyordu, Portofino'nun komşu köylerinde bile duyulan o çanı)

 

Je vois le marié qui m'emporte

Vers le petit chalet de bois (Beni küçük ahşap dağ evine götüren kocamı görüyorum)

Dont il me fait franchir la porte

En me portant entre ses bras (Beni kollarında taşıyarak eşikten atlatan kocamı)

 

A chaque fois qu'à Portofino

Le vieux clocher sonne là-haut

Il chante notre mariage

Vers les nuages

A portofino

 

(Orda Portofino'da ne zaman yaşlı çancı çanını çalsa bizim evliliğimizi bulutlara dogru haykırır, Portofino'da)

October 26

NEREYE

NEREYE?

Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye,
Rüyaların
yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben.

Hangi
dünyaları dolaştıktı bilmiyorum,
O nasıl bir adaydı, nasıl bir
deniz.
Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara
doğru,
Ve eğilmiştik o dal gibi
hayata doğru ikimiz.

Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin
bilmiyorum bu gülü bırakan.

Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

August 26

HEP AYNI KADINI SEVMEK İSTERİM BEN

Bütün kadınların memelerine açgözlülükle baksalar, bütün kadınların salınan kalçalarından gözlerini ayıramasalar, yeryüzünün bütün kadınlarıyla sevişmek için azgın bir istek duysalar da, derinlerinde bir yerlerde, önündeki küçük avlu akşamüstleri sulanan evlerinde, sevdikleri kadınla bir masa kurup birlikte gülerek yemek yemek, onunla şakalaşmak, güvenle sevmek, her gece aynı kadının bedenini özlemek, her gece aynı kadının kendisini şaşırtmasının tadını çıkartma arzusu yatar.

Hayat bazen alevden bir nehir gibi akıyor üstümüze. Bütün sözler, bütün kelimeler, bütün inançlar gözlerimizin önünde tutuşarak, ateşlerin arasında kararıp kuruyor.

Tutunacak bir dal kalmıyor bize.

Gelecekten kuşkulanıyoruz.

Ne kalender bir tevekkül, ne saldırgan bir iyimserlik, ne mücadeleci bir inanç ruhumuzda ilişecek bir köşe bulabiliyor.

Soluyoruz, yalnızlaşıyoruz, ıssızlaşıyoruz.

Endişe, ümidin yerini alıyor.

Öylece kalakalıyoruz.

Niye bu kadar çok ölüm olduğunu, yaşamanın niye bu kadar zor olduğunu kavramaya uğraşıyoruz.

Bir cehennem buharı gibi yükselerek, hayatın bizzat kendisini bile bize düşmanmış gösterecek kadar yoğunlaşan bu korkunç ve manasız düşmanlık, varlığımızın bütün zerrelerine nüfuz edip ait olduğumuz insanlık ağacından çürümüş bir meyve gibi kopup düşeceğimiz telaşına sürüklüyor bizi.

Sanki hava da bu bunaltıcılığa eşlik ediyor.

Gökyüzü, kara kazanlarda kaynatılmış sular gibi akıyor genzimize.

Böyle zamanlarda kaçmak istiyorum.

İnsanların vahşeti, cinayeti, savaşı değil kaçtığım.

Erimiş cıva gibi ciğerlerime dolan bu rutubet kokulu havayı andıran bıktırıcı zeka yoksunluğu, hayatı yaratmaktan aciz olanların ölüm şahinleri gibi bulutlar halinde uçuşmaları beni bıktıran.

O zaman zekaya, yaratıcılığa, insanı insan yapan duygulara, zarafete, insan zihninin Tanrı’yı bile gururlandıran parlaklığına kaçıyorum.

İnsanoğlunun zekasızlığından kurtulmak için insanoğlunun zekasına sığınıyorum.

O kutsal sığınakta kitaplara, satırlara, cümlelere, kelimelere rastlıyorum.

O cümlelerde savaşların, çatışmaların, ölümlerin arasından sıyrılıp gelmiş ve o yaşananların çoğu unutulduğu halde insan duygularını anlatan o kelimeler yaşamayı sürdürmüş.

Gustav Flaubert, Napoleon sonrası çalkantıları, 1848 ayaklanmasını, Avrupa’nın yeniden şekillenmeye çalışmasının sancılarını, dünya tarihinin büyük bir altüst oluşa hazırlanmasının sarsıntılarını yaşamıştı, dünya çatlamaya hazır bir tohum gibi acılar içinde çatırdıyordu ama ne gariptir ki insanlığın ortak hafızası bugün o sıralarda yaşanan acılardan çok Madam Bovary’nin acılarını hatırlıyor.

Neden tek bir "hayali" kadının acıları, milyonların çektiği acılardan daha derin bir iz bıraktı insanlığın zihninde?

Kalabalıkların her dönemde çektiği acıların nedenleri değişiyordu, şartları değişiyordu, biçimleri değişiyordu, insan aklı ve akılsızlığı değişiyordu ama şartlar ne olursa olsun "tek bir kadının" çektiği acı değişmiyordu çünkü.

Emma Bovary, okuduğu romanlardaki gibi bir hayat sürmek istiyordu.

Derin bir tutku, gerçek bir aşk istiyordu.

Bunu istemeyen bir kadın var mı?

Ve, erkeklerin duyarsızlığına ve aldırmazlığına çarpıyordu.

Çarpmayan bir kadın var mı?

Bundan kurtulmak için çırpınıyordu.

Çırpınmayan bir kadın var mı?

Çırpındıkça daha çok acı çekiyordu.

Çırpınırken acı çekmeyen bir kadın var mı?

O roman binlerce yıldan beri tekrarlanan bir kederi, bir yalnızlığı, çaresizliği, hayallerinin peşinden giden bir kadını toplumun yalnızlaştırıp cezalandırmasını anlatıyordu.

Üstelik insanlığın en unutulmaz kitaplarından birini yazan bu adam, yazdığı kitaptan dolayı eleştiriliyor, tutuklanıyor ve yargılanıyordu.

Kendini yapayalnız hissediyordu.

Dostu Turgenyev’e yazdığı bir mektupta, "ne kadar yalnız olduğumu bir bilsen! Konuşacak kim var ki? Zavallı ülkemizde edebiyatı hálá umursayan kim var? Belki de yalnızca bir kişi? Ben! Kaybolmuş bir ülkenin enkazı ve romantizmin eski fosili," diyordu.

Balzac ve Hugo gibi edebiyat devleriyle aynı dönemde, aynı ülkede yaşarken kendini böyle yalnız hissetmesinin nedeni, insanların edebiyata ve duygulara kuşkuyla bakmasıydı herhalde, Madame Bovary’nin "kalıcı" olan duygularını değil o zamanki siyasi çalkantıları "kalıcı ve gerçek" sanmalarıydı.

Flaubert, erkeklerin Madame Bovary’yi bir felakete götüren çocuksu sıradanlığını ise "Duygusal Eğitim" isimli romanındaki kısa bir konuşmada anlatıveriyordu.

Erkeklerden biri şöyle diyordu:

- Bir kadında size çekici gelen şeyler, düşünce bakımından onu düşündüren şeylerdir: Sözgelimi memeler, saçlar...

Aralarında böyle tartışırlarken sessiz duran daha yaşlılarına soruyordu birisi:

"- Esmeri bırakıp sarışına geçmeli. Siz de aynı fikirde misiniz Baba Dussardier?

Dussardier karşılık vermedi hepsi sıkıştırdı onu hangi kadınlardan hoşlandığını öğrenmek için.

- Pekala söyleyeyim, dedi kızarak, hep aynı kadını sevmek isterdim ben.

Bunu öyle bir biçimde söylemişti ki bir an hepsi sustu; kimisi bu saflığa şaşırmış, kimisi de gizli özlemlerini bulmuştu bu sözlerde."

Hep aynı kadını sevmek isterim ben.

Bu cümleyi okuduğunda durup düşünmeyecek bir erkek varsa da, azdır.

Flaubert’in yazdığı o erkekler kalabalığının konuşması aslında tek bir erkeğin kendi kendine konuşması da sayılabilir belki; çünkü o "memeler, saçlar" arzusuyla kıvranan, mümkün olduğunca çok kadın bedenine dokunmak isteyen erkeklerin bu çok zevkli, sıradan ve "erkeksi" taleplerinin altında, epeyce derinlerde gizli bir "Madam Bovary" de yatar, "ben hep aynı kadını sevmek isterdim," diyen.

Savaşmayı, öldürmeyi, siyasi iktidarı, "memeleri ve saçları" aşktan daha önemli gören bu erkek kalabalığının sert ve sıkıcı kabuklarını ayıklayabilirseniz, en altlarda onları çok ürküten bir "Madam Bovary" bulursunuz.

Kadınlar gibi erkekler de romantizmi ve aşkı özlerler.

Özlemekten, terk edilmekten ve aldatılmaktan kadınlara kıyasla çok daha fazla korktukları, aldatılmanın acıları karşısında kadınlardan daha dayanıksız ve güçsüz olduklarından, özlemeyi becerebilecek ruhsal bir kıvraklığı geliştirecek "duygusal eğitimden" geçmedikleri için bunu reddetmeye, bu duygularla alay etmeye çalışırlar.

İçinde kelebeklerin uçuştuğu bir gergedan gibi dolaşırlar onun için.

Madam Bovary’yi insanlığın ortak hafızasına kazıyan sadece kadınlar olmadı, erkekler de onun insanlığın zihnine kazınmasında yardımcı oldular.

Onlar da anladılar o kadını.

Onlar da kendilerinden bir şeyler buldular.

Belki de bu yüzden, "Madam Bovary kim" diye sorduklarında Flaubert, "Benim" diye cevap verdi.

Aldatılmaktan, sevdikleri için küçümsenmekten, güçlerini kaybetmekten bu kadar korkmasalar, Madam Bovary’ye acıdıkları gibi onlara da acınacağından böylesine çekinmeseler Mösyö Bovary’ler de çıkardı.

Kadınlarınkinden çok daha büyük olan korkuları erkekleri sıradanlaştırıp kabalaştırır.

Sigara dumanlarının yoğunlaştığı, erkeklerin sarhoşluğun gevşekliğine teslim olmaya hazırlandığı gece yarılarında meyhanelere giderseniz, orada donuklaşmaya başlamış gözlerinde tuhaf bir kederin belirdiği adamlar görürsünüz, çatallaşmış bitirim seslerinde bir kırılma duyulur, eski bir şarkıyla birlikte önce sessizleşip sonra unutulmayan bir sevgiliyi anlatmaya koyulurlar.

Sevmişlerdir.

Hep aynı kadını sevmişlerdir.

Hep aynı hayali içlerinde yaşatmışlar, hiç okumadıkları kitaplardaki gibi bir aşk özlemişlerdir hep.

Bütün kadınların memelerine açgözlülükle baksalar, bütün kadınların salınan kalçalarından gözlerini ayıramasalar, yeryüzünün bütün kadınlarıyla sevişmek için azgın bir istek duysalar da, derinlerinde bir yerlerde, önündeki küçük avlu akşamüstleri sulanan evlerinde, sevdikleri kadınla bir masa kurup birlikte gülerek yemek yemek, onunla şakalaşmak, güvenle sevmek, her gece aynı kadının bedenini özlemek, her gece aynı kadının kendisini şaşırtmasının tadını çıkartma arzusu yatar.

Hep aynı kadını sevmek isteriz biz.

Hep aynı kadını severiz.

Bunu söyleyecek, bunu kabul edecek, bu gerçeği taşıyabilecek bir gücümüz yoktur sadece.

Aslında bütün erkekler, romanları yazılamayan Mösyö Bovary’lerdir.

Belki de bunu unutabilmek, bu gerçekten uzaklaşmak için böylesine savaşır, vahşileşir, akılsızlaşır, canilere dönerler.

Mösyö Bovary’ler savaşıyor gene.

Birbirlerini öldürüyorlar.

Ölenlere de öldürenlere de yanaşıp ruhlarına baksanız, "hep aynı kadını sevmek isterim ben" diyen bir ses duyarsınız.

Derinlerden gelen bir ses.

Kırılgan, ürkek bir ses.

Top sesleriyle bastırılmaya çalışılan bir ses.

Kadınlar, romanlardaki gibi bir hayat ister.

Erkekler, hep aynı kadını sevmek...

Madam Bovary’lerin romanları yazılır.

Mösyö Bovary’ler savaşlarda öldürülür.

Ve, meyhanelerde eski şarkılar çalındığında aynı cümle değişik biçimlerde anlatılır.

"Hep aynı kadını sevmek isterim ben."
June 16

Kaç Cemre Düşmeli Yüreğime

Kaç cemre düşmeli yüreğime,
ısınmak için yeniden.
Unutmak için, yeşil nazarlarını,
kaç bahar geçmeli,
hasretinin üstünden...

Kaç ceylan su içmeli,
sevda sebillerinden.
Kaç güvercin uçmalı,
vuslat semalarında.
Kaç yağmur ıslatmalı tenimi,
arınmak için özleminden...

Kaç menekşe açmalı saksılarımda,
boyun bükmeden.
Kaç ilkyaz yaşamalı gönlüm,
üşümeden
Ve
kaç sene,
kaç ay,
kaç gün,
kaç saat,
geçmeli,
akan kanı dindirmek için,
yaralarımın üstünden?
 
Seynur İnal
June 01

ne aşk mı!

başından büyük bir aşk geçmemiş her kadın için bu bir eksikliktir
başından büyük bir aşk geçmiş her erkek için ise bu bi fazlalıktır.
erkeğin hayatında belki bir aşka yer vardır.
kadının ise aşkında belki bir hayata...
erkekler deli gibi aşık olurlar,zamanla akıllanırlar.
kadınlar ise akıllı gibi aşık olurlar, zamanla delilirler.
aşk, kadını ve erkeği farklı etkiler.

aşık olan kadının gözünde başka hiçbir şeyin değeri kalmaz.
aşık olan erkeğin gözünde ise her şey yeniden değerlenir.
Çünkü aşık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder.
erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla...
aşık kadınlar bu yüzden hep endişeli ve huzursuzdurlar;
aşık erkekler ise melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön.
aşık olmak erkeğe yakışır.
kadına asla. kadına yakışan sadece aşktır.
aşksız bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder,
aşksız bir kadın ise efendisiz bir köle.
kadın ne ister? ne mi ister? hepsini ister. ve aynı anda.
peki erkekler ne ister?
hem sevgili karıları hem de haremleri olsun isterler.
peki neden korkarlar?
hem karısız hem de haremsiz kalmaktan korkarlar.
kadın erkeğinin kendisine kul köle olmasını ister; olunca da ondan nefret
eder.
erkek ise kadının kendisine köle olmasını istemez; olunca da onu sever.
bir erkek kadından bıktığı için onu terk eder;
bir kadın ise erkeğinden sıkıldığı için.
arada çok önemli bir fark var.
bir erkek doyduğu için kadınından bıkar.
bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır.
erkek kadını fiziksel görüntüsüyle;
kadın ise erkeğin şehvetiyle tahrik olur.
onun için kadınlar karşılarındakini anlarlar;
erkekler ise sadece görünen dünyayı.
kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken hiç
tereddüt etmez.
kararlı, şuurlu ve son derece akıllı biçimde bütün strateji ve nokta
hücumu taktikleriyle delirir.
delilik, kadınların aklıdır. ve sadece bu özellikleri bile,
onların erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir sebeptir.

kadınlar, sezgileriyle her şeyi bilirler.
erkekler ise akıllarıyla hiçbir şeyi bilemezler.
kadınlar her şeyi görürler. göremediklerini duyarlar. duyamadıklarını ise
sezerler.
dişilik yalnız algı kapılarını değil, bütün telepati, sezgi, altıncı his
ve üçüncü göz kapılarını açan
lsd, mescaline, psilosibin kadar güçlü bir iksirdir.
kadınların sezgileri o kadar olağanüstüdür ki,
onları erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok.
sezgi de neymiş mi dediniz? aklın eli, kolu, gözü, kulağı ve burnudur.
aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır. şahini ve tazısıdır. kapanı,tuzağı
ve oltasıdır.
sezgi en kurnaz avcıdır. sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat
olurdu.

akıl mı? akıl sezginin uşağıdır. o kadar..
sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadınlar kadar itici
yaratıklar düşünemem.
akıllıları ve kültürlüleri ise itici değillerdir ama sıkıcı olurlar çoğu
zaman.
kadına en çok yaraşan ne akıl, ne bilgi, ne de kültürdür. ince ve şuh
bir
zekadır...


yilmaz erdoğan

May 26

Sayıklayan Ağaç

Güzü duymayagörsün ağaç,
Artık her günü bir işkence;
Bir hayale dalar her gece,
Başında gök ürperen bir taç.

Göz kırparken ona yıldızlar,
Baharında sanıp kendini
Çağırır eski bülbüllerini
Agaç pırıl pırıl sayıklar.

 

Şair : Cahit Sıtkı Tarancı

Seni Seviyorum

Ne güzel şey seni seviyorum demek
Sevdiğini söyleyebilmek ne güzel
Her baharda gece gündüz her saniye
Seni seviyorum
Seni seviyorum
Seviyorum seni diyebilmek ne güzel

Bir kere sevdaya tutulmayagör
Ateşlere yandığının resmidir
Aşık dediğin mecnun misali kör
Ne bilsin alemde ne mevsimidir

Çünküsü yok nedeni yok sevmenin
Zamanı hiç yok, dakikalar zaman üstü
Utangaç bir gecenin kucağında
Yağmurlar vuruyor pencereme
Aşkın vuruyor kalbimin kıyılarına
Gecenin bu çıldırtan yalnızlığında
Aşkın ayak seslerinin duyuyorum yüreğimde
Ve hasretin içimde
Seni seviyorum
Sesinin duymak istiyorum uyumadan önce
Sabahlara kadar konuşmak
Hiç kapatmamak telefonu
Aynı düşlere uyumak sonra
Ve uyanmak aynı güneşe

Bir kere sevdaya tutulmayagör
Ateşlere yandığının resmidir
Aşık dediğin mecnun misali kör
Ne bilsin alemde ne mevsimidir

Daha bir güzelleştim son günlerde
Gözlerimin içi parlıyor
Kabıma sığdıramıyorum aşkı
Gülmek geliyor içimden
Sokaklarda koşar adım yürümek
Tanıdık tanımadık herkese selam vermek
Merhaba ülkemin güzel insanları
Hepinize hepinize merhaba
Sizi de seviyorum
Yağmuru, denizi, kokusunu toprağın
Gökmavisinde güvercinleri, martıları
Dağ eteklerinde gelincikleri seviyorum ateş kırmızısı
Bin dallılarıyla köy kızlarını
Ve elleri hamur kokan anaları
Hepsini sende seviyorum
Seni seviyorum
Bir kenara mahsun çekilen içim
Yemeden içmeden kesilen içim
Sensiz/yarsız uykuyu haram bilen için
Ayrılık ölümün diğer ismidir

Senin sevdiğin gibi topluyorum saçlarımı
Siyah kazağımı daha çok yakıştırıyorum kendime
Ve daha çok seviyorum limonlu çayı
Senin sevdiğin herşeyi seviyorum
Türkülerini memleketinin
Feneri ve kara kartalı senin için
Davamızı ve şiiri sende seviyorum
Seni seviyorum
İyi ki doğdun
İyi ki varsın
Doğum günün kutlu olsun
Seni çok seviyorum
Seni çok seviyorum

Yaşamaksa seni sevmek
Ben hiç ölmedim
Seni seviyorum

Şebnem Kısaparmak
April 03

Bir aşk için...

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna
rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına
koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani
ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir
soruyla bile karsılaşabilirsin.

İki ucu keskin bıçaktır bu işin...

Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman...

Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap
verecektir ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır.

Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin,
ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o
ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya
doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan
eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak İçin
uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?

Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna
kadar yaşasın.

Her zaman ki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı
öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir
şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki...
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu
oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni
yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana...

Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş
olma özgürlüğü de cabası...

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan
yürektir. "Yürek sesi ne?" bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar
acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle
birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu...

Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen
cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak
yüreğini...

Nazım Hikmet RAN
March 25

MERAK

Nereye kadar böyle devam edecek hayat merak ediyorum
Ne kadar uzak acaba en yakın kırılma noktası
Yoksa hayat da benim kırmamı mı bekliyor
Ya umutlarım kırılırsa
Ya kıramazsam şeytanın bacağını
Yılar mıyım acaba
Yılmadan nereye kadar
Merak ediyorum
...
March 13

Seni Özlemenin Kitabını Yazabilirim

Seni özlemenin
Ne demek olduğunu sor bana,
Yetmiş iki dilde anlatabilirim
Kitabını yazabilirim sayfalarca.
Yalnızlığın rezilliğini
Kokuşmuşluğunu
Ve çıplaklığını da.
Ama hiç kimse
Kavuşmanın güzelliğini
Sormasın bana / anlatamam.
Ben sana hiç kavuşmadım ki!
Bilmiyorum
Dudakların nasıldır.
Sıcak mı ateş topu kadar,
Yoksa soğuk mu
Buza kesmiş bir bardak su gibi?
Kıvrımlarına,
Kırmızı karanfiller mi tutunmuş,
Küle gizlenmiş kor mu var?
Tenime değdiğinde dudakların
Cemre mi düşer bedenime,
Mızrap değen bir saz teli gibi
Titrer mi yüreğim bilmiyorum.
Ben hiç dudaklarına dokunmadım ki!
Bir kadını sardığında kolların,
Ürkek ceylânlar
Nasıl kurtulur tuzağından?
Dolu yemiş yaprak gibi
Nasıl titrer bir yürek?
Ellerin nasıl okşar bir bedeni,
Goncalar
Nasıl güle döner sıcaklığınla / bilmiyorum.
Hiç sana sarılıp yatmadım ki!
Kısacası:
Tatmadım kavuşmayı / anlatamam.
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim.
Anlatabilirim daldaki kuşa 
Topraktaki solucana.
Yokluğunda yıllardır
Özlemine dayanmayı öğrendim
Yokluğuna katlanmayı
Aşağılık avunmayı öğrendim nasılsa
Ustası oldum beklemenin
Tükenmek pahasına.
Ama hiç kimse / kavuşmayı,
İki derenin birbirine karışıp
Sarmaş dolaş aktığı yatağın yorgunluğunu
Sormasın bana ,anlatamam.
Çünkü seninle ben,
Ayrı kaynaktan doğmuş
Sularında hasretleri taşıyan
Başka denizlere koşan iki ırmağız.
Birbirimize uzak topraklarda tüketirken yılları
Aynamızda ayrı gökleri yansıtırız.
İşte onun için
İki dere nasıl karışır birbirine
Nasıl sığar iki nehir bir yatağa /bilmiyorum.
Seninle
Hiç aynı yatakta coşmadım ki!
Sen bana /yalnızca
Ve sadece
Kahpe sensizliği sor
Rezil beklemeyi , özlemeyi sor.
Tanrı şahidimdir
Kurda kuşa
Dağa taşa bile anlatabilirim.
Demem o ki uzaktaki yakınım:
Vuslatlara yabancıyım,
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim.
 
...from Sss Ccc...
March 02

Aklıma Düşmeyegör

Aklıma düşmeyegör
Yeşil bir rüzgar gibi eser gözlerin
Yüreğimden, çığlar düşürür...
Özlemin, yıkar bentleri
Gözlerimin nehirlerinden süzülür..
Aklıma düşmeyegör,
Sevdaya uçan bir biçâre güvercin,
Menzile varamadan vurulur...
Yapraklarına, mahzun bir çiçeğin,
İmkânsızlığın buseleri dokunur...
Aklıma düşmeyegör,
Hüzün makamında bestelenir sözlerin,
gönlümün dilinde, söylenir durur...
Asıp kanatlarına vuslatları,
Uçar içimden vefasız kumrular,
Bende kalan, yine hasretin olur...
Aklıma düşmeyegör,
Umutlarım gezinir
Bakışlarının koylarında
Ve
Kapatırsın gözlerini ansızın,
Vurgun yer yarınlarım,
Gömülür ummanlara...

Anlat

Sabrı anlat bana...
Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma
Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım
Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma?

Özlemi anlat bana...
Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları
Nereye konarlar yorulduklarında?
Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki
Ümitsiz ümitleri anlat.
Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana...

Sevgilerin nihayetini anlat...
Nasıl biter bir sevda?
Yakıp, yıkılan umutların külleri
Nereye savrulur sonunda?
Ben sustukça sen anlat...
Hüzünlerine geldim,
Bir damladan derya yaptığım hasret
Ve
Dinmek bilmeyen bir sancıyla.
Al kat acılarımı acılarına...

Hep vuslatı düşünürken savruldum
Yüreğimin esir rüzgârlarıyla.
Hayat körebe oyunuydu
Sobelendim yaşanmamışlıklara.
Anlat, merak ediyorum
Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda?

Birgün

Bir gün,
gözün gibi baktığın
bir gonca açmadan solar.
Ağlar kelebekler,
yüreğin kanar...
Birgün,
çekip gider yüreğinden sevdalı,
selâmsız, sabahsız.
Toz duman olur dünyan.
İçin acır,
sevdan ağlar...
Birgün,
unuttum sanırsın herşeyi.
Bahçende, sabrın çiçeği açar.
Düşlerinde ki, yaralı serçe
bütün gayretiyle,
uçmaya niyetlenir.
İlk hamlede öğrenir ki,
her yara iyileşmez,
açılmaz kırılan kanatlar.
Bükülür boynu,
umudu yanar...

Ey, benim gönül yaram...

Ey, benim gönül yaram,
onmaz sevdam.
Azâd eyleme beni
uçamam artık.
Yasaklama bana
gönül semalarını.
Yedi kat ellerde
kanat çırpamam artık...

Ey, benim denizim,
dalgam, sahilim.
Yabancı ummanlarda
çağlayamam artık.
Yasaklama bana
nehirleri.
Boz-bulanık sulara
akamam artık...

Ey, benim helâlim,
günâhım, sevâbım.
Senden gayrısına yâr
diyemem artık.
Yasaklama bana
Sırat’ını.
Nâ-mahrem köprülerden
geçemem artık...

March 01

Desem ki Ellerini İstiyorum

umutları yarına erteleyip
sana çiziyorum yollarımı...
tutup tutup,
matkaplara vuruyorum bağrımı;
döküm döküm etlerim...bak!
geceye sarıyorum yaralarımı,
ağlayarak...
yıldızlar bilir ençok,
birde düşlerim,
birde taş yatak...
oysa sen!
kırktabir gelirsin,
kırkta bir uzanırsın yanıma,nazlanarak...

ve yağmurlar,
ve hüzünler,
ve seni taşlarına dizdiğim yollar,
ve hasret!...
ebabil kuşlarının dönüşü gibi,
durup durup kıvrılırım sana...
göçün sancılarını yazıyorum şiirlerime
oku ve anlat!...

gökte nasıl üçgen çizerse turnalar,
yüreğimi çizdim sana!
çizgisi metrelerce kanat...
geliyorum işte kapına
maviliğinde uçarak..

umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
tutup tutup,
derinliğine vuruyorum kendimi karanlığın...
yılanlar kayıyor dağlardan ovalarıma,
ben burgaçlarında solungaç!..
korkuyorum sevdiceğim,elimde değil!..
dağlara kaçıyorum yeniden
seni de yanıma alarak...

ve emeğm,
ve ekmeğim,
ve bebekliğim,masumluğum,
ve gençliğim,
ve beş para etmez geçmişim, ömrüm...
ve de yalnızlığımı yaşayan köyüm,
ağlıyor arkamdan el sallayarak...

sen doruklardasın ya,
sen çağrısındasın ya sevdanın;
işte yollardayım,
işte yokuşlardayım,yalınayak...
işte turnalarda,
işte ebabil kuşlarıyla bulutlarda
işte yanındayım,
ve ellerim koynumda,aç bak!..
sımsıcak...

umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
usulcacık,
ama usulcacık sevdiceğim!...
hayaline dalıyorum...
ısınıyor taş yatak..

gece yorgan,
kollarım yastık,
desem ki sırtım kan revan,
desem ki sırtım delik deşik,
desem ki yılanlar çöreklenmiş bağrıma,
desem ki korkuyorum,yalnızım...
desem ki ellerini istiyorum...
desem ki leylim vaktini bekliyorum,
gel artık!...

On üzerinden On veriyorum sana

Söyler misin !
Hangi sevda bizimkisi kadar ışıl ışıl ve yıldızlıdır,
On üzerinden On veriyorum sana.
Söyler misin !
Hangi aşk, bizimkisi kadar saf ve berraktır,
İçinde arındığım şadırvandan içiyorum
kana kana ,
Söyler misin !
Hangi sevda bizimkisi kadar dayanır
bu zalim dalgalara
Ve çile çekercesine kapanır,
kapanır da karanlıklara,
Sonra gün ışımasın diye yalvarır tanrısına.
Söyler misin !
Kimin aşkı büyüktü bizimkinden !
Diyorumki benim aşkım şimdi kapkara
bir karasevda !
Artık ne hanlara sığıyor ne kervansaraylara,
Sen, benim sevdam daha büyük diyorsun ,
Dağlar kadar büyük,
Sen, benim aşkım kabına sığmıyor diyorsun,
Diyorsun ya !
Trenlere, vapurlara, alanlara sığmaz benimkisi
Diyorsun !
Ve bir gün bir tren sallantısı,
Bir düdük... bir veda,
Bir de sıkılmadan mendil salla diyorsun,
N'olur mendil salla !
Söyler misin !
Kim inanır böylesi bir aşka !
Aferin valla ! Aferin kız !
On üzerinden On veriyorum sana.
February 25

Kelepçe

Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Ve güneş bile yemin etmiş,
Son ödeme tarihi geçmiş umutlarıma doğmamaya,
Ellerimi uzatıp ellerini tutmak isterdim ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Bileklerimi acıtıyor, yetişemiyorum sana...
Her hüzünlü şarkının yolları çıkıyor sana,
Sessizlikler bile seninle bozmuş,
Bulduğu ilk fırsatta ışık tutuyor yokluğuna,
Bir ışık da ben tutmak isterdim sarı saçlarına ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Gözlerim acıyor, ağlayamıyorum bile sana....
Uykularımı seninle süslüyorum, uykusuzluklarımı da,
Bugün bütün yağmurlar kiralıkmış,
Ben tutup yağdırmak isterdim tüm ayrılıklara,
Hatta avuçlarımı doldurmak isterdim, gözyaşlarıyla,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Avuçlarım delinmiş, tutamıyorum ki, dökülüyorlar yollara....
Ayaklanmış bütün isyanlar, sensizliğe koşmakta,
Ve rüzgar bile eşlik etmiş,
Koparmış en büyük fırtınasını sensiz akşamlara,
Bende ayaklanıp delice koşmak isterdim sana ama,
Bir kelepçe gibi takıldı bu yalnızlık kollarıma,
Bir de yağmur yağınca, tükenmiş, erimiş gönlüm..
Dökülmüş sensiz bir sabahın, ilk ışıklarına.......
February 22

Aşka ve Sevgiye Dair

Aşk ikidir sevgi bir;
Aşk yalan,sevgi gerçektir.
Aşk sudur,sevgi susuzluk.
Bu yüzden sevgi hasrettir,
Özlemektir,beklemektir.
Asıl maharet:
Susuzken suyu içmek değil
Karşısına geçip seyretmektir.
Aşk haykırmaktır,sevgi ağlamak;
Aşk açmaktır,sevgi katlamak.
Sevgi saklamaktır
Yüreğini,gözlerini
Ve de ellerini saklamak
Bahar geldiğinde…
Bir çiçeğe,yeşile,çimene
Aşık olamazsın ama seversin.
Arkadaşına aşık olamazsın
Ama seversin.
Toprağa fidanı aşkla değil
Sevgiyle dikersin.
Sevgi için ölünür,aşk öldürür.
Aşk kıskançtır,nankördür
Sevgiyi öldürür.
Aşk Kabil’dir,sevgi Habil.
Aşkla sevgi aslında kardeştir
Babaları insandır,Adem’dir
Aşk için şiirler yazarsın,
Şarkılar yaparsın;
Sevgiyi anlatamazsın.
Çünkü yüreğine sığdıramazsın.
Kalbini aşka kapatabilirsin
Ama sevgiye kapatamazsın
Sevgi gizli,aşk aşikardır.
Yüz vermeyince unutursun
Sen aşığım diye daha kendini kandır.
Dedim ya sevgi gerçek,aşk yalandır.
Dahası da var:
Aşkın gözü kördür,
Fazla naz aşık usandırır;
Aşk oyun,aşık oyuncaktır.
Sevgi ise yaşamdır,hakikattir.
Aşk aceledir,
Sevgi usul usul sabırlıdır.
Acele işe hem şeytan karışır.
Aşk ateşlidir
Çünkü hastalıklıdır.
Sevgi ılıktır
Çünkü sağlıklıdır.
Velhasıl bu iki kardeşin hikayesidir
Aşka ve sevgiye dair…
February 02

Bir bahar hatırasına...

 
Bir Bahar Hatırasına…
 
Bahar sabahı, Akdeniz sessiz, sakin dururken
Yüreğimde çırpınmalar, avuçlarımda bir el.
Geçiyor karşı dağlardan kire bulanmış duman,
Seyrederken ufukları, deniz gözlü bir güzel.
Denizleri utandıran derinleşen gözlerin,
Ruhuma açtığı yara, denizden daha derin.
Ayazda üşümemiştim, yanmamıştım güneşte,
Hissederken sevdasını, deniz gözlü ceylanın.
Bakışları dalgaları sükunete götürür,
Ateşi yakar denizi, gönlümdeki sevdanın.
Yanında ayazlar sıcak, ateş yakmıyor, serin,
Şarkıların gölgesinde, nemlenirken gözlerin.
Martıların çırpındığı, o mavileşen zemin,
Ruhuma alkış tutarken, duymadın mı sesini
Bir köhne sandalda gezip, dolaşırken el ele,
Hissederek utandı meltemler gül nefesini.
Bu güne kadar gördüğüm denizler kan ve irin,
Vefasız dostun açtığı yaralar taze ve derin.
Kaç gün oldu gideli bak, o günden beri kaç gün
Takvimlerin kadehinde hicranın zehri.
Kaybettim bir gece gittin, tadı bitti dünyanın,
Beklerim gelmezsin şimdi, gözlerim yolda mehri.
Bir mekanın var gönlümde gayet ince ve narin,
Boş kalmasın dön gel artık yüreğimdeki yerin.
 
Hasan Ulusoy
January 04

Gerçek Futbol

Gerçek Futbol Böyle Oynanır
Mahalle maçlarında başka hiç bir resmi müsabakada rastlayamayacağınız kurallar ve terimler vardır. İşte bazıları:
 
ATAN ALIR SPOR:
Mahalle maçları genellikle caddelerde yahut bahçelerde yapıldığı için topun kaçma olasılığı olan çok yer vardır. Top bir yere kaçtığında topu kaçıran takımın karsısındaki takım hemen,"Atan alır" der.Top onların sahasında auta çıkmış olduğu halde karşı takım topu almak zorunda kalır.
 
ELİN AVANTAJI OLMAZ:
Takımlardan biri ataktadır. Defans oyuncusu topu elle keser fakat pozisyon devam eder ve gol olur. Golü yiyen takım el var diye mızıldar. Karşı takım, "Avantaj olmaz." der. Hemen akabinde kaleci "Ulan elin avantajı olmaz." diye haykırır. Bir yere varılamaz. Kısır döngüdür.
 
ADAMIN GOL DİYO:
Gol atılır fakat yiyen takım saymaz. Hep bir ağızdan "Direk ulan." diye anırmaktadırlar. Fakat içlerinden biri, "Gol abi." der. Karşı takımdan bunu duyan biri direk atlar ve, "Ulan adamın gol diyo." diye serzenişte bulunur. Gol sayılır, adam dövülür.
 
ABANMA YOK:
Genelde küçük çocuklar arasında yaygındır. Kaleciler abanma yok derler. Aralarından yasça büyük olanı Laf karımısınız." dese de abanma olmaz.
 
GÖNÜL ALMA:
Büyüklerle küçüklerin ortak oynadığı maçta büyüklerden biri gaza gelip küçük bir çocuğa sert girince direk penaltı olur. Nerede olursa olsun. Küçük çocuk sevilen bir simadır ve faulü yapan abidir. Penaltı kullanılır, genelde gol olmaz çünkü kalede bir ayı vardır ve penaltıyı atan küçük çocuktur.
 
KALECİ DEĞİŞTİN 2 PENALTI:
Herhangi bir penaltı pozisyonunda kaleye hemen forvetin etkili silahlarından biri geçmek ister çünkü o her mevkide iyidir.Buna karşılık karşı takıma teselli olarak ekstra bir penaltı verilir. 1+1=2.
 
3 KERE SEKTİRME:
Kaleci degaj kullanırken eğer yanında bir rakip forvet varsa topu 3 kere sektirir ve, "Açılsana ulan üç kere sektirdim iste." der, rakip açılır.
 
1'E 1 ATIŞ:
Çift penaltı sisteminde eğer birinci penaltı kaçarsa ikinci şans vardır ama gol olursa ikinci şans kullanılamaz. Bunun mantığını hala çözebilmiş değilim.
 
SAĞLIK ÖNLEMLERİ :
Bazen top insanin pek münasip olmayan bir tarafına gelir, herkesin reaksiyonu aynidir: "İse ise!." Uygun araziye çiş edildikten sonra maca devam edilir.
Mahalle maçlarında her zaman saçı ince telli ve uzun olan kişiler vardır. Bunlar geriden topu alıp bütün güçleriyle ileri koşarken kafalarını ileri doğru atarlar. Amaç gol atmak ya da rakibi çalımlamak değil, saçların rüzgarda ahenkle dans etmesini sağlamaktır. Bu kişiler büyüyünce Fenerbahçeli Aykut gibi olurlar.
 
TOP KURTARMA OPERASYONU:
Top zırt pırt araba altına kaçar. Böyle durumlarda, sahadaki en çelimsiz ve en hop-zıp kişi, en iri iri kişi tarafından topu almaya gönderilir. Arabanın altına kaçan toplar tam ortasında durur bazen, kimse yetişemez oraya. Bu sefer tas atma ve sopayla itekleme faslı baslar. Arabanın egzozuna vurulan birkaç darbeden sonra top yuvarlana yuvarlana çıkar bir taraftan; artık koşarak maca geri dönme zamanıdır.
 
AT BAKİİM ABİNİN KILLI GÖĞSÜNE...
Ya ne iğrenç bişiydi bu. Sen takımını kurmuşsun, pasa pasa macını yapiyosun. Muhtemelen yasça ve boyutça senden büyük olan eleman damlar, bu gereksiz cümleyi sarf ederek maca dahil olur, tadımızı tuzumuzu kaçırır.
 
GOL DiiL OĞLUM BEL ÜSTÜ :
Minyatür kale maçlarda elle tutulmasına engel olunmak için getirilmiş bir çözümdür ancak bel ustu gibi kişiden kişiye değişen ve ispati zor bir kriter getirdiği için nice kavgaların çıkmasına, nice basların yarılmasına sebep olmuştur.
 
İyi güzel de bütün bu kavramlar kitabi olmadan, televizyon olmadan nasıl herkes tarafından bilinebiliyor? Ben diyorum ki gizli bir örgüt var, her mahalleye bir adam gonderiyo bilmem kimin amcaoğlu olarak bilmem kim de örgütten. Sonra mesela hem gol hem penaltı olunca ağızlara kolayca yerleşecek "giren gole penaltı olmaz" cümlesini söylüyor, pozisyon geçiyor, çocuk evine donuyor ama ifade baki.
Oynayacak kişi sayısının tek olması ve kimsenin oyundan çıkarılarak kalbinin kırılmak istenmemesi durumu sozkonusu olur sıkça. bu durumda futbol kariyeri en berbat durumda olan fasulyeden tabiri ile adlandırılarak birinci devre bir takımdan ikinci devre bi takımdan oynatılarak ufacık yüreklere ve beyinlere adaleti yerine getirmiş olma duygusu zerk edilir. Aksam herkes eve gidip yattığında da hep o günkü maçı, varsa attığı golleri, kaçırdıklarını, bir sonraki maçlarda yapmayı planladığı hareketleri hayalleşerek uykuya dalar. Bu planlanan ama becerilemeyen hareketlere girmiyorum. En mahalle maçı kurallarının nasıl bilindiği sorusuna ise kalıtsal diyorum.
Bazen küçükler kendi aralarında oynarken eli torbalı bi is dönüşü adamı maca dalıp topu küçüklerin ayağından alır ve aptal aptal şeyler yapmaya baslar. Eğer adam yetenekliyse bi iki numara yapıp çocukların aklini alır. En konunda topa hızlıca vurur. Çocuklar topu yakalayamaz ve top uzağa gider. Eli torbalı is donuşu adamı yaptığı ufak hareketten mutlu bir halde evinin yolunu tutarken çocukların "hay ., top ta ..gitti, kim alcek laf topu?" dedikleri duyulur.
 
ÜÇ ADIM AÇILMAK:
"üç adim açılmak" denen olayı atlamak senelerini betonda top oynayarak dizinde o çok derin olmayan ama sürekli yanan yaralarla dekore eden birçok mahalle topçusunu üzecektir. Top frikik noktasına dikilir ve rakip barajın üstüne doğru adeta 'onlar orda diilmiscesine yürünür'. Kocaman üç adim atılır ve baraj göğüsle itmek suretiyle uzaklaştırılır. Adımların büyüklüğünden şikayet edenler iki kere "o-ha" der.
 
TEKNİK VURMAK:
Penaltı vuruşlarında en biçkin forvet oyuncusu sahne alacağından kalecinin gözü korkar. Hemen içi rahatlatılır: "korkma olm, teknik vurcam".
 
KALECİ DÜZENİ:
Mahalle maçlarında rastlanan pek çok tatsız durumdan sadece biridir kalecisizlik. Herkes kendisini ispatlamak ve golleri yağmur edip yağdırmak İstediğinden kimse kaleye geçmeyecektir. Adil düzen ilk "kalede son" diye bağıranı kayırmaktadır. Hemen arkasından gelen "son bir", "son iki".. gibi çığlıkların sonunda artık son kaç olduğunun bir önemi kalmayan ağır kanlı arkadaş kaleye geçer. Kaleci gerek iki golde bir, gerekse Dakka ayrıyla eldivenleri bir sonraki arkadaşına teslim edebilir. Nizam böyle emreder.
 
Arkadasın biri iyi orta gol getirir diye bağırır o da iyi bi orta yapmaya çalışır ve ortasını yaptıktan sonra düşer. Arkadasın dizi kaniyodur ama farkında değildir birisi oradan "olm dizin kanıyo" der ve olan olmuştur dizi kanayan çocuk ağlamaya baslar.
 

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

HTML